Ayçekimi
Can Göknil
Ağustos 2008
İnsanoğlunun Ay tutkusu ne zaman başlamış, hiç merak etmediniz mi? MÖ 20000, hadi diyelim ki 18000! Güney-batı Fransa’da Dordogne bölgesinin kaya kabartmalarına yerleşmiş bir ana-tanrıça var, bize selam ediyor. Adı Laussel Venüsü. Sağ elinde hilali andıran bir boynuz tutan, diğeriyle karnını kavrayan bir bereket idolü. O gün bugün dimdik ayakta. Demek ki Ay, boynuz ve benzeri simgeler doğurganlık habercisiymiş çünkü gökcisimleri kutsal sayılmış. Hele hele Ay; karanlık gecelerde avcının ışığı, çiftçinin ise takvimi olmuş. Ay’ın tohum misali doğup, büyüyüp, çürümesi ve tekrar doğuşu, insanın da öldükten sonra hayata dönüşünün işareti sayılmış. Doğanın döngüsü insanın yaşam döngüsünün yansımasıymış. Yanılsama belki.
Kutsal küremiz zaman içinde Sin, Nanna, Suen, Selene-Artemis, Luna-Diana gibi pek çok isim alsa da en sadık dostumuz çünkü Ay dünyamızın birtanecik uydusu.
Üstelik de maceracı; Hitit döneminde adı Kaşku iken, gökten düşmüş!
Orta Asya’da Kün-Ay iken bir ejdere yem olmuş!
“Eyvah, tutuldu!” demişler. Artık ejder miymiş yoksa teke miymiş, tam olarak bilinmiyor. Emin olduğumuz tek şey tutulmaların uğursuz dönemler sayıldığı. Bugün bile Anadolu’da Sivas yöresinde, Ay tutulunca, ‘haramilerin’ eline düştüğü düşünülür, tava, teneke çalarak gürültüyle ‘haramiler’ kovalanır. O zamanlarda tavuk kuluçkaya, tohum toprağa girmez, tarla çayır biçilmez. Yolcu için, doğum için ‘doğru zamanlar’ Ay’ın incecik hilalken dolunaya büyümesine rastlar. “Mehtap var,” dediğimiz uğurlu günümüzdür.
Ay düşsel yönüyle beni de aldı çekim alanına. Bu nedenle artık uçabiliyorum. Uçuyorum koyu bulutların üzerinde, Güneş’le Ay’ın yanıbaşındayım. Öyleyse günün ve gecenin içindeyim. Aydede’nin küresi biraz yamuk ama çok güzel ışıldıyor. Elimi uzatabilsem okşardım yüzünü. Islak mı? Soğuk mu, yoksa kaygan mı? Bilmiyorum. Tutabilseydim eğer, parmaklarımın arasından yeryüzüne akardı… Yakamoz olur, denizde yüzerdi. Bulutlar onu beklerken dağlarla oynaşırlardı. Onlar alçak tepelerin oyuklarına doluşunca ağaçlar ıslak yeşille bürünürdü. Ay sudan çıkar, yarıbeline dek çamlarla giyinmiş dağ yamaçlarından yukarıya doğru yol alır, yeterince yükselince gök kubbeye yerleşirdi. Düş ile oynaşır, gerçekle tokalaşırdı.
Sergime gelince,
biraz Ay tözü, biraz da Can sözü…