“BEYAZ DÜŞTÜ”
Eskiden ilm-i reml ustaları açtıkları fal iyi çıkarsa “beyaz düştü” derlermiş. (1)
Can Göknil’le, 1999 yılında Milli Reasürans Sanat Galerisi için, iki yıllık bir çalışma sonrası hazırladığı Muskalar sergisinin kitap yazısı için birlikte çalışmıştık. Bu çalışma sırasında sergisini oluşturma sürecini izleme olanağım olmuştu. Onun mitolojik dünyada yaptığı yolculuklardan aldığı sanatsal esinlerle yarattığı ve yeniden kurguladığı gerçeküstü dünyada düşlerinin ya da çağdaş bir mitolojinin izlerini sürmüş, bu zengin dünyanın kaynaklarını aramıştım. (2)
Sanatçı bu kez, neredeyse dört yıl süren çalışmalarını, yine Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde sergilerken bizleri, zaman ve mekan kavramlarının yok olduğu, bildik bütün biçimlenişlerin silindiği, bir Şaman rahibinin sarmal bir uçuşla gökyüzüne yükselişi gibi büyülü bir dünyanın, bir varoluş döngüsünün içine çekiyor: Kader ve Fal.
Can Göknil, Muska sergisini, Mezopotamya’da MÖ 1700’lere tarihlenen bir efsane ile sunmuştu; “Tanrılar insanların kaderlerini tabletlere yazar gökyüzüne asarlarmış. Böylece insanların başlarına neler geleceği belli olurmuş. Bir gün Kuş Adam Anzu gökyüzünde asılı olan kader tabletlerini çalmış. Dünyada kargaşa başlamış. Kaderleri Kuş Adam’a bağlanan insanlar çok korkmuşlar. Korunabilmek için yollar aramışlar. Silindir biçiminde ya da yassı mühürlerin üzerine kazıdıkları gizemli resim ve şekillerle muska hazırlamayı, bu yolla doğaüstü yaratıkların yardımını sağlamayı öğrenmişler. Usta büyücüler yetişmiş. Tanrılar uzun uğraşlardan sonra Kuş Adam Anzu’dan kader tabletlerini geri alıp gökyüzündeki yerlerine asmışlar. İnsanlar yeniden kaderlerine kavuşmuş, ama bir kez büyü dünyasıyla tanışınca kötülüklerden korunmak, sağlıklı, mutlu ve güvenli yaşayabilmek için, umutlarının gerçekleşmesi dileğiyle muskaların gizemli dünyasına sığınmayı sürdürmüşler”. Efsane böyleydi ve sergide “Kuş Adam Anzu ve Çocukları” heykelleri, baş köşede ziyaretçileri karşılıyordu.
I.
İnanışlar, diller, efsaneler, zamanlar ve mekanlar değişti, Kuş Adam Anzu unutuldu. Ancak tabletlere yazılan insan kaderleri unutulmadı; sadece kader tabletlerinin yerini Levh-i Mahfuz ya da bugünün diliyle, Saklı Levhalar aldı. Bugünlere gelindiğinde bu gizli levhalar da unutuldu, insanlar kaderleri artık silinmemecesine alınlarına “ezelden” yazılı olarak dünyaya geldiler.
Kuşkusuz kader sadece insana özgü değildir, evrendeki her şeyin bir kaderi vardır; kuşların, böceklerin, çiçeklerin, ağaçların hatta mikroorganizmaların, taşların toprakların, evlerin ve kentlerin, dünyanın, ayın ve yıldızların, her şeyin… Kader, her zaman tanrıların yaradış ön koşulu ve varoluşun gereği olmuştur. Kader tanrısal düzenin en temel kuralıdır, tanrının disiplinidir. Kuş Adam Anzu efsanesinde açıklandığı gibi kader olmazsa kargaşa başlar, düzen bozulur.
Kader aynı zamanda tümüyle insana özgüdür. Koskoca evrende sadece insanoğlu kaderini merak eder. Merak etmekle kalmaz, tanrısal katlardan gelen tüm uyarılara kulaklarını tıkayarak kaderini elde etmeye çalışır, hatta kaderine “isyan eder”. Unutmayalım Anzu kuştu ama aynı zamanda bir adamdı. Öz bir sözle: Kader insanoğlunun kaderiydi.
Kehanet, fal ve büyü… Kader tanrıların insanlar için sundukları kutsal oyun bahçesi ise bunlar da insanoğlunun hiç bir zaman ve hiç bir koşulda vazgeçemediği oyuncakları.
Gelecek, insanoğlunun kendi yaşamı ve varoluşu konusunda her zaman en büyük soru işaretini oluşturdu. İnsanın doğa, evren ve kendisi üzerindeki bilgilerinin çok sınırlı olduğu zamanlarda gelecek belirsiz, bilinemezdi. Bugün de, bilgi dünyamız ne kadar gelişmiş olursa olsun, esas olarak, durum aynı. Fakat aynı zamanda her şey belli, her şey ilk baştan beri biliniyor. Ne kadar kışkırtıcı bir oyun! Tam bir açmaz. Gelecek belli ise insan da bir yoldan bunu bilemez mi? İşte tam bu noktada insanoğlunun binlerce yıldır varoluşunun bile önüne geçen temel bir sorunsalı bu şekilde ifade edilemez mi?
Kehanet geleceği bilmek…İnsanoğlu geleceği bilmek, en azından tahmin edebilmek yolunda, bütün yasaklamalara rağmen yürüttüğü çabalarla binlerce yılda tarihinin en büyük birikimlerinden birini yarattı. Fal ile yalnızca geleceği değil dünü ve bugünü bilmenin bin bir yöntemini buldu, büyü ile kaderin kötülüklerinden korunmak için akla hayale sığmayan bir dünya yarattı.
Kehanet, belki, kaderden de eskidir. Kutsal metinlerde Adem peygamberin cennetten dünyaya sürgün edildiği zaman, kutsal bilgelik ağacının meyvesini yemiş olmasına rağmen pek çok sorunu anlamak ve çözmek zorunda kaldığından söz edilir. Atalarımız da, büyük bilinmezler dünyasında var olduklarında, ne oluyor sorusunun peşinde çevrelerinde olup biteni anlayıp anlamlandırmaya çalışmış olmalıdır. Hayatta kalmak için doğayı, diğer canlıları ve kendilerini tanımaları gerekiyordu. Gece-gündüz döngüsü, mevsimler, daha sonra ayın ve güneşin hareketlerindeki düzen doğayla tanışmanın ilk verimleri olabilir. Yemek için otları, çiçekleri, meyveleri, yemek ve yenmemek için hayvanları öğrenmiş olmalılar. Kendilerinin ve diğer canlıların bir şekilde doğduğunu, büyüdüğünü ve öldüğünü görüyorlardı. Nedenlerini tam anlamasalar da hayatın böyle bir kuralı olduğunu anlamış, bazı bağlantılar kurmuş olmalılar. Yaralanan, kanı akan, hastalanan bir insan ya da canlı acı çekiyordu, iyi olabiliyordu, ama çoğu kez ölüyordu. Kuzeyden esen soğuk rüzgardan sonra kar yağıyordu. İlk çiçekler açtığında havalar ısınmaya başlıyordu vb.
Bu basit gibi görünen mantıksal çıkarımlarla (ki mutlaka ilk insanoğlu, bizim gibi olmasa da bir mantığa sahipti ve muhtemeldir ki bizden daha fazla bu yeteneğini kullanıyordu, kullanmak zorundaydı) insanoğlunun, “ne oluyor” sorusunun ötesinde, yaşamını daha güvenli şekilde sürdürebilmek için “ne olacak” sorusuna doğru yönelmesinin arkasında inanılmaz bir zihinsel devrim yattığını söyleyebiliriz, ki bu da kehanetin ta kendisidir. Sonra bu konularda özel yetenekli insanlar kâhinler ortaya çıkmış olmalıdır; bilgiler sistemleşmeye ve imgelemler çeşitlenmeye başlamıştır; rüzgar sesi ve yönü, yağmurun ve bulutların şekli, şimşek ve yıldırımın oluşması, çeşitli hayvanların davranışları ve insanların çeşitli özellikleri… Yani bugün “boş inanç” dediğimiz pek çok işaret, günün yorumu ve geleceğin tahmini için kaynak oluşturmuştu. Kuşkusuz bunlar o günün insanı için “boş” değil çok “dolu”, yani yaşamları için çok anlamlı ve önemli bilgilerdi. Yapılan iş ise bir tür falcılıktan başka bir şey değildi ve o ölçüde de gizemliydi. Bu bilgi ve işlerin kendine özgü gizemli bir dünya yaratması da kaçınılmazdı.
Kader nerede kesti insanoğlunun yolunu? Herhalde kritik nokta, doğa ve yaşamdaki döngüleri fark eden insanın, neden böyle oluyor, diye sorarak varoluşunun peşine düşmesiydi. Kuşkusuz bu sorunun nedeni sadece bir merak değildi, yaşamlarının sürekliliği için bir cevap bulmaları gerekiyordu. Açıklanamazlık açıklama oldu ve insanoğlu, inanılmaz bir hayal gücüyle dünyasını gökyüzüne taşıyıp başlangıçta kendisine benzeyen yaratıcılarını yarattı, kaderinin yazılmasını da korunmasını da onlara bıraktı.
Varoluş, yaşam ve gelecek konularındaki inanışların tarihöncesi çağlarda insanoğlunun var olduğu her yerde, temel noktalarda benzerlikler göstererek ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Daha sonraki süreçlerde, bu inanışların, zamana ve coğrafyaya göre değişikliklere uğramasına ayrıntılarla zenginleşmesine, birbirinin içine geçerek karmaşıklaşmasına rağmen sürdüğünü, sistemleşen inanışların (inanç) temelini oluşturduğunu ve bugünlere kadar geldiğini gözlüyoruz.
Kader sözcüğü, ölçme, tahmin, ölçerek takdir etmek anlamında İslamiyet ile birlikte Arapçadan dilimize giriyor, dinsel olarak, Allah’ın takdiri/ hükmü anlamını içeriyor ve “ehl-i sünnet” tarafından, “kul tarafından evvelden bilinmesi mümkün olmayan ve ancak Levh-i Mahfuz’da yazılı olan hükümler” olarak açıklanıyor. (3) Bu durumda, “bu konuda bilgi edinmek boşuna” oluyor ve sınır “evrendeki bütün fiiller ve hadiseler insanın irade-i cüziyesini kullanmalarına gerek kalmadan ezelden takdir edilmiştir” denilerek (Ceberiye) çiziliyor. “Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır” diyen anlayış (Kaderiyye) sınırın dışında bırakılıyor. Buna göre insan iradesi sadece bir yanılsamadır. Ancak tartışmalar bitmiyor: Tanrısal irade (irade-i külliye) ile insanın iradesi (irade-i cüziye) arasındaki ilişki yüz yıllar boyu sorun oluyor. Eğer her şey ilk baştan belli ve takdir edilmiş ise insan nasıl yaptıklarından sorumlu tutulabilir? Daha ılımlı yaklaşımlarda insan seçimlerinden sorumlu tutulurken, yine de “insan hür iradeye sahip olduğunu zannetse de hakikatte yine gayr-i ihtiyari hareket eder” deniyor (Aşariyye). Buna göre insanın kendi iradesiyle hareket ettiğini düşünmesi yanılsamanın yanılsaması oluyor.
Bu çok uzun tartışmaların konumuzla ilgisi, insanın doğa ve evrenle olan ilişkilerinde kendisiyle ilgili sorunsalda, tüm sınırlandırmalara, hatta yasaklamalara rağmen merak etmekten, araştırmaktan vazgeçmemesi ve bu çabalarını akla gelmeyecek yollarla sınırların içine sokmak isteğidir.
Sonuç olarak varoluş, yaşam ve gelecek konularında yaratılan ve yaşatılan on binlerce yıllık kültür, tüm sınırlamalara, ayrımlara, yerelliklere, kendisinin dışına taşınarak gizemselleştirilen gerçeküstü içeriklerine rağmen insanoğlunun en zengin ve evrensel birikimidir diyebiliriz. Başka bir deyişle bu inanışlar tüm insanlığı kapsamaktadır; çünkü her ne kadar merkezde tanrılar var gibi görünse de gerçekte merkezde olan insanın kendisidir. Bu nedenle de on binlerce yıldır sürebilmiştir.
Ne olacak sorusu cevaplanamadığı sürece, ki herhalde hiç bir zaman cevaplanamayacak, insanın da kendi geleceğini merak etmek, istediği yönde gelişmesini istemek gibi çabalarından vazgeçmeyeceğini söyleyebiliriz. Geçmişte bu sorunu cevabını kâhinler bin bir gizli işarette arıyorlardı, bugün fütüristler, istatistik veri ve yöntemleriyle, olasılık hesaplarıyla, risk analizleriyle vb. aynı şeyi yapmıyorlar mı? Gelecekte geleceğimizi bir bilgisayarın mekanik sesinden öğrenebileceğimizi ya da beynimize yerleştirilen bir “chip” ile tümüyle kendi kâhinimiz olabileceğimizi söylemek artık bir kehanet bile sayılamaz.
İnsanı ilgilendiren her durum, hep söylendiği gibi, sanatın kaynağıdır, besleyicisidir. Bilinmezler dünyasında kendini arayan insanın, korunmak için duvarlara resimler çizmesi, ongunlar yapması, soyut şekiller üretmesi, renkleri kullanması, taşlara ve tahtalara vurması, ritmik sıçramalar yapması nasıl sanatın yolunu açmışsa, sanat da bu dünyayı beslemiş, onun araçlarını geliştirmiş, gerçekdışı imgeleri görünür kılarak estetiğini yaratmış, inandırıcı olmuştur. Bütün bu çabalar ya da sanat, insanın kendini ifadesinden başka bir şey değildi aslında.
II.
Çocuklar için sanatsal bir duyarlık ve sorumlulukla girdiği (ve hâlâ sürdürdüğü) masal dünyasındaki çalışmalarında, bir noktada, mitolojiye, özellikle Türk efsane dünyasına ve eski inanışlarına yönelen Can Göknil, bugün mitolojik dünya içinde oluşan sanat boyutunu yeniden yorumlarken, kuşkusuz çağdaş ve çok kişisel bir mitoloji yaratıyor. Bu mitolojinin esası on binlerce yıllık insanlık birikiminin merkezinde olan insani özü ortaya çıkarmaktır. Daha doğrusu sanatçının doğrudan buna yönelmiş ve programlanmış bir çabasından daha çok geçmişi sanatsal olarak algılayışı, bir ressam olarak izlenimlerini kendisine göre yeniden biçimlendirme çabası bize bu sanatın insani özünü tattırıyor, bin bir örtü ile sarılmış insanı soyuyor ve ortaya koyuyor.
Resim eğitimini ABD’de yapan ve ilk kişisel sergisini bu ülkede açan, Türk mitolojisinden önce British Museum’da Mısır ve Ön Asya mitolojisi ile karşılaşan ve bu renkli dünyaya çekilen Can Göknil çalışmalarını Ağaçlarla İlgili İnanışlar (1986), Anadolu Tanrıçaları (1994), Yaradılış Efsaneleri (1997), Muskalar (1999) gibi sergilerle ortaya koymuştu, bu sergisinde bizlere Kader temasını sunuyor. Can Göknil bu çalışmasında da Türk inanışlarını esas alıyor. Sanatçı çok zengin olan kader anlatımlarından bir ressam olarak ilgisini çeken imgelerin ve uygulamaların peşine düşüyor. Ancak çalışmalarını, kronolojik anlamda, Orta Asya ve İslam Sonrası olarak ayırıyor. Bu ayrım, ele aldığı temadaki sürekliliğin izlenmesi bakımından izleyicide ufuk açıyor, insan boyutunu daha fark edilir kılıyor.
Orta Asya dönemi için sanatçının seçtiği iki ana tema, Türklerin 12 Hayvan Takvimi ve Kader Habercileri. Daha sonra üzerinde duracağımız gibi, 12 Hayvan Takvimi, doğal bir dünyada kaderin ilk habercisi olarak dikkati çekiyor. Kader Habercileri ise, kaderle birlikte ortaya çıkmaya başlayan falın ilk uygulamalarından. İki tema da, sanatsal çalışmalar için çok uygun.
İslam sonrası dönemde sanatçının ilgilendiği konular Levh-i Mahfuz (saklı kaderler) ile bugün bildiğimiz burçların ve yıldız falının o günlerdeki uygulaması olan Nücum. Gelecekteki kötülüklerden korunmak için yapılan tılsımlar ve Arap harflerinin gizemine bürünmüş büyülü karelerden oluşan Vefk temaları da sanatçının çalışma konularını oluşturmuş.
Can Göknil, son olarak yaşam ve ölüm arasındaki ilişkide yüzyıllar boyu sanatçılara esin kaynağı olmuş Şahmaran öyküsü ve sonsuz hayat temasını ele almış.
Muskalar sergisinde baş köşede yer alan Kuş Adam Anzu heykelinin yerini bu kez, Orta Asya’daki Buryat’lı kadınların çocuk sahibi olabilmek arzusuyla boynuzlarına çaput bağladıkları ana geyik ve çocukları alıyor.
Bu konuların hemen hepsi içerik, uygulanış ve sanatsal verimleri ile özellikler gösteriyor, dolayısıyla sanatçının çalışmaya başlamadan önce uzun bir süre araştırma yapmasını gerektiriyor. Can Göknil de yaklaşık dört seneye yakın bir süre bu konulardaki, özellikle çizim, desen, minyatür, resim gibi unsurları da içeren temel kaynakları ve yorumları taradı. Bunlardan aldığı esinlerle konularını, orijinal biçimlendirmelerine sadık kalarak ana figürlerini çalıştı. Tekniğini konunun ve dönemin özelliklerini dikkate alarak belirledi. Böylece tüm bunların bir tuval, ahşap pano ya da pişmiş toprak üzerinde uygulanması sanatçının özgün yorumu olarak ortaya çıktı.
III.
12 Hayvanlı Türk Takvimi’nin geçmişi, kabile yaşamı içinde çok eskilere gidiyor, totemik ve büyülü özellikler taşıyor. (4) Takvim 12 yılda bir devrediyor. 12 yıla ayrı hayvan isimleri verilmiş. Bunların totemik semboller olduğu sanılıyor. Çünkü on iki boy var ve boyların totemleri de değişik hayvanlar. Totem kabile yaşamında bazı kutsal sayılan düzenlemeleri belirliyor. Kabilenin koruyucusu olarak kabul ediliyor. Totem hayvanı kabile üyeleri tarafından avlanamıyor, öldüremiyor, ancak kutsal törenlerde kurban ediliyor vb. Bu özellikler takvime büyülü ve kutsal nitelikler kazandırıyordu.
12 hayvan yılı, sırasıyla ve orijinal söylenişiyle şöyle: Sıçgan (sıçan), Ud (sığır), Bars (pars), Tavışgan (tavşan), Lu (ejderha), Yılan, Yond (at), Koy (koyun), Biçin (maymun), Taguk (tavuk), İt (köpek), Tonguz (domuz).
Takvim sadece bir zaman ölçütü işlevi görmüyor, aynı zamanda isminden gelen totemik özelliklerle de etkili oluyor. Her yıl adını aldığı hayvanın özelliklerine sahip. Bu özellikler o yıl olacak ve yaşanacak olayları belirliyor. Bu kadar değil, aynı zamanda her kişinin karakteri ve yaşamı, doğduğu yılın genel özelliklerine göre önceden belirleniyor, ki bunların kader anlayışının örnekleri olduğu söylenebilir.
Yıllara atfedilen özellikler incelendiğinde, doğrudan adını aldığı hayvanın özelliklerinden hareket edildiği görülüyor. Yorumlar bu yönüyle çok doğrudan ve doğal. Ancak aynı zamanda, kabile hiyerarşisine bağlı olarak hayvanlara atfedilen değerin de yorumlarda etkili olduğu belirtiliyor. Örneğin, İt yılında doğan bir kişi Karageyik yılında doğduğunu söylüyor. Böyle olunca herkes onun İt yılında doğduğunu anlıyor ama bu kural bozulmuyor. Benzer şekilde Domuz adı da söylenmiyor. Öteki hayvan isimleri söyleniyor. Bu anlayışlar takvimin kaynağında değil daha sonraki gelişmeler içinde ortaya çıkmış olabilir.
Zaman içinde 12’li düzen dünyayı oluşturduğuna inanılan dört temel öğe (toprak, ateş, rüzgar ve su) ve dört temel yönle ilişkilendiriliyor. Buna göre, doğu orman ve/veya toprakla, güney ateşle, batı rüzgarla ve kuzey su ile beraber anılıyor. Her yöne 3 hayvan düşüyor. Böylece yılların özellikleri, bu kaynaklardan gelen özellklerle daha da ayrıntılandırılıyor.
Yılların anlamları kaynaklarda değişiklikler gösteriyor. Zor yaşam koşulları nedeniyle olsa gerek bu yorumların çok iyimser olmadığını baştan belirtelim. Buna karşın Can Göknil bu yorumlar içinde iyimser özellikleri öne çıkarmış. Her yıl için tuval üzerine akrilik boya ile yaptığı on iki resimle bu özellikleri yorumlamış, bir sanatçı olarak bizlere daha umut verici gelecekler sunmak istemiş.
Totemizme bağlı olarak Orta Asya’da oldukça gelişmiş bir hayvan stilizasyonu var. Bu figürler süsleme unsuru olarak ya da kutsal amaçlarla kullanılıyor. Arkeolojik kazılarda bunların değişik örnekleri bulunmuş. (5) Can Göknil totemleri simgeleyen el yapımı çerçevelerinin üst bölümünde bu figürlerden yararlanmış. Totemin üst kısmına yerleştirdiği ahşap bir pano içine ilgili hayvanın figürünü oymuş ve levha kurşundan kestirdiği aynı figürü, panodaki boşluğa yerleştirmiş. Kurşun hayvan kabartması üzerinde hiç bir işleme yok, sadece konturları ayırt ediliyor. Bu haliyle çok basit ancak o ölçüde sert bir figür oluşturuyor. Kurşun, büyü dünyasında çok kullanılan bir malzeme olduğu için sanatçı tarafından daha önceki çalışmalarında da kullanılmıştı. Ancak her sergisinde yapıtının içeriğine uygun olarak yeni teknikler denemeyi seven sanatçı bu sergisinde, Orta Asya sanatındaki oyma ve kakma uygulamalarından aldığı esinle gömme kurşun figürleri kullanmış. Can Göknil tuvallerinde de orijinal figürleri, dönemsel özelliklerini kaybetmeksizin yeniden yorumluyor. Figürlerini, yorumuna bağlı olarak bir araya getirirken, yumuşak renkler, figürlerin belirsiz çizgileri ve iyice inceltilmiş işçilik tuvali oldukça sadeleştirirken, izleyende sanatçının genel yorumuna bağlı olarak aydınlık ve iyimser bir izlenim bırakıyor.
Can Göknil sergisinde, 12 yıl tuvallerini izleyenlere küçük bir sürprizle sunuyor. Hayvan takvimini günümüz takvimine çevirmiş. Böylece merak edenler, doğum tarihlerine göre özelliklerini, 2004 (Maymun yılı) ve 2005’in (Tavuk yılı) neler getireceğini, sanatçının resimlerinden öğrenebiliyorlar. Bu esprinin sıcaklığı ile sanatçının resimlerine ya da çoğumuzu hemen her gün gazetelerin astroloji sayfalarına bir göz attıran merak, bizleri binlerce yıl öncesine, kendinden geçmiş bir Şaman’ın ortada dağılıp giden sözlerinde geleceğini bulmaya çalışan insana bağlıyor. İzleyicinin ilgisini biraz daha arttırmak için sanatçının ve kaynaklarda (6) yer alan yıl yorumlarını burada özetleyelim. Ancak bir kere daha hatırlatalım fallar genellikle iç açıcı değil, hele ilk dört ay dışında bir ayda doğanların neredeyse hiç şansı yok. Bu durumda gülüp geçilebilir, ancak bu durum falı iyi çıkanların içten içe sevinmelerine engel değil.
Sıçgan-Sıçan Yılı- (1924, 1936, 1948, 1960, 1972, 1984, 1996, 2008). Can Göknil’in yorumuna göre 12 yıllık döngünün ilk yılı olduğu için yeniliklerin de başlangıcıdır, rahatlık ve huzur yılıdır, meyve çok olur. Orijinal yorumlara göre: “Yılın ortasında biraz yağmur ve rahatlık olur. Meyve çok olur. Havalar soğuk, karışıklık ve kan dökücülük olur. Hükümdar ve sultanlar gamlı olur (ancak, Can Göknil’e göre umut hep vardır). Kış uzun sürer. Sıçanlar hububatı talan eder. Bu yıl hırsızlardan ve sultanlardan hazer edilmelidir (sakınılmalıdır). Sırrını kimseye söylenmemelidir. Yılın evvelinde doğan akıllı ve iyi hilkatlı (huylu) olur, ortasında doğan yalancı ve huyu kötü olur, sonunda doğan hasud (kıskanç), mekkar (düzenbaz) ve kötülük işleyici olur”.
Ud- Sığır Yılı- (1925, 1937, 1949, 1961, 1973, 1985, 1997, 2009). Can Göknil’e göre, dünyayı sırtında taşıdığına inanılan sığır kuvvet, yiğitlik, güven sembolüdür, evlilikler için uğurlu bir yıldır. Orijinal yorumlara göre: “Derd ve baş ağrıları çoğalır. Kış soğuk geçer. Mevsim kendi tabiatına az uyar. Havalar değişik olur. Soğuktan meyvelere afet erişir. Etraf-ı alemde fitne ve karışıklık çok olur. Harp yılıdır. İnsanlarda, bey ve sultanlarda keder ve dağdağa çoğalır. Yılın evvelinde doğan bilgin, uzağı görür ve anlayışlı olur, ama ilimden az behreli olmuş (pay almış) olur. Ortasında doğan daima gamlı, kederli olur. Sonunda doğan az akıllı ve cahil tıynetli (yaradılışlı) olur, beyhude söyler (boş konuşur)”.
Bars- Pars Yılı- (1926, 1938, 1950, 1962, 1974, 1986, 1998, 2010). Can Göknil’e göre, pars yiğitlik, cesaret, güç ve taht sembolü olarak bilinir, bu yılda hükümdarlar birbirlerine şüpheyle bakar, makam kavgası olur, ırmakların suyu çok olur. Orijinal yorumlara göre: “Etrafdan muhalifler zuhur eder (ortaya çıkar). Bilhassa şark ve garp (doğu ve batı) taraflarında muhalefet artar. Yemiş az olur. Avam ve nas (yöneticiler ve halk) arasına husumet (düşmanlık) girer. Yer sarsıntısından yıkım gelir. Gemiler batar. Yılın evvelinde doğan güçlü, şiddetli ve her işi bilici olur, devlet işinde yüksek ve hamiyetli olur. Ortasında doğan tatlı sözlü, hayvanlardan menfaat görücü ve deniz seferinde zarar tutulucu olur. Sonunda doğanlar tembel ve zihinleri karışık, kendi işlerini ihmal edici olur, daima zaruret, hastalık ve nadan (kaba) tabiatte bulunur”.
Tavışgan- Tavşan Yılı- (1927, 1939, 1951, 1963, 1975, 1987, 1999, 2011). Can Göknil’e göre, barış yılıdır, yağmur çok olur, ırmak ve çeşmelerin suyu bol olur, meyve ve nimetler boldur. Orijinal yorumlara göre: “Bazı yerlerde hastalık, ölüm, bilhassa kadın ve çocuklarda çok olur. Hükümdarlar adalet ve insafa meyleder, eğer zulüm vaki olur ise adalet sebebiyle olur. Halk arasında mekr (düzen) ve hile çoğalırsa da bilahare kendi iş ve sözlerinden pişman olurlar. Yılın evvelinde doğan çocuk talihli, yiğit ve çalışkan olur, fakat sözüne itimat edilmez. Kötü huyludur. Ortasında doğan uzak düşünceli. kısa görüşlü, az himmetli (yardımsever) olur. Ama güzeldir. Sonunda doğan geveze, vahşi, menfaatsız ve insanlardan müteneffir (nefret eden) olur”.
Lu- Ejder Yılı- (1928, 1940, 1952, 1964, 1976, 1988, 2000, 2012). Can Göknil’e göre, bereket yılıdır, yağmur ve kar bol olur, su yeniden doğuş ve bolluk sembolüdür. Orijinal yorumlara göre: “Savaş ve kan dökücülük çok olur. Ağaçlara afet erişir, arpa buğday çok olur. Yılın evvelinde doğan çocuk kötü huylu, müteneffir (nefret eden) tabiatlı olur, halka az karışır. Ahmak ve cevhersiz olur. Ortasında doğan temiz söyleyen, iyi işleyen ve siyretli (ahlaklı) olur. Halim ve yumuşak huyludur. Sonunda doğan şerir (hayırsız) ve hayasız olur, Kötü huyludur”.
Yılan Yılı- (1929, 1941, 1953, 1965, 1977, 1989, 2001, 2013). Can Göknil’e göre, bu yılda husumet (düşmanlık), hastalık ve hile olur ancak yılan yeniden doğuşun sembolüdür ve yeraltına ait bir unsurdur, bu nedenle uğurlu ve kutsaldır. Orijinal yorumlara göre: “Meyve çok az olur. Kıtlık olur. Kış uzun ve soğuk, yıl kurak olur. Hükümdarlar ve halk arasında fesat artar. Hastalıklar çoğalır. Yılın evvelinde doğan mülayim (ılımlı), durendiş (güzel ağızlı), sakin, vekarlı (onurlu) ve uzun ömürlü olur. Ortasında doğan hasud (kıskanç), kinci, kötülük işleyici olur. Sonunda doğan sert, kötü huylu, hilekar ve ihmalkar olur”.
Yond- At Yılı- (1930, 1942, 1954, 1966, 1978, 1990, 2002, 2014). Can Göknil’e göre, uzun ömür, mutluluk, refah, şöhret, iyilik, soyun devamı, arkadaşlık yılıdır. Orijinal kaynaklara göre: “Halk arasında fitne ve karışıklık çıkar. Kışın soğuk ve yağış olur. Hayvanlar hastalanır. Bazı yerlerde ekinler iyi olur. Yılın evvelinde doğan bilgili, akıllı ve yüksek himmetli (çalışkan) olur. Ortasında doğan doğru sözlü, doğru işli, civanmert ve ilm ü hilm (bilim ve sabır) sahibi olur. Sonunda doğan kötü huylu, kötü düşünceli, kin tutucu olur”.
Koy- Koyun Yılı- (1931, 1943, 1955, 1967, 1979, 1991, 2003, 2015). Can Göknil’e göre koç, güç, kuvvet ve alplik sembolüdür, bu yılda doğan hükümdarlar Kültiğin gibi çok güçlü olur, nimetler bollaşır, fitne fesat çıksa da çabuk düzelir. Orijinal yorumlara göre: “İnsanlar iyilik ve hayra mütemayil (eğilimli) olur. Yağmur çok yağar. Gemiler denizde helak olur (batar). Bu yılın evvelinde doğan güzel yüzlü, rızkı bol, yüce himmetli (çalışkan) olur. Ortasında doğan vefasız, düşmanengiz (düşmanlık çıkaran) ve az çocuklu olur. Sonunda doğan ebleh (cahil) ve kısa ömürlü olur”.
Biçin- Maymun Yılı- (1932, 1944, 1956, 1968, 1980, 1992, 2004, 2016). Can Göknil’e göre, eskiden çiftlik tanrısı olan maymun yılında mücadele olur, ancak bu yılda doğanlar müşfik ve sevecendir. Orijinal yorumlara göre: “Reaya ve göçebelerin malı çok olur. Büyükler mevki kavgasına girişir. Hırsızlar ve fitneciler halka mazarrat yapar (zarar verir). Meyvelere, özellikle üzüme afat erişir. At, deve gibi büyük hayvanlarda çok telefat olur. Kış kısa fakat soğuk olur. Yılın evvelinde doğan zeki, handan (neşeli), şad (sevinçli) ve iyi huylu olur. Ortasında doğan yalancı, hasud (kışkanç), mekkar (düzenbaz) ve bedbaht (talihsiz) olur. Sonunda doğan vefasız, ebleh (cahil), mutekid (inançlı) ve faydasız olur”.
Taguk- Tavuk Yılı- (1933, 1945, 1957, 1969, 1981, 1993, 2005, 2017). Can Göknil’e göre, bolluk yılıdır, yiyecek çok olur, hayvanat çoğalır, aynı zamanda kargaşa yılıdır. Orijinal yorumlara göre: “Hastalık çok olur. Bazı yerlerde büyük harp çıkar. Halk hakikatsız, mürüvvetsiz (insaniyetsiz) ve vefasız olur. Kadın hastalıkları ve çocuk düşürme vaki olur. Kış uzun olur. Yılın evvelinde doğan güzel, iyi suratlı, metin ve akıllı olur. Ortasında doğan müfsid (bozguncu) ve şerir (hayırsız) olur. Düşmenı çoktur. Sonunda doğan iyi sözlü, cömerd, rey ve tedbir (görüş ve önlem) sahibi olur”.
İt Yılı- (1934, 1946, 1958, 1970, 1982, 1994, 2006, 2018). Bu yıl doğanlar “Karageyik yılında doğduk” derler. Can Göknil’e göre, hırsızlık ve düşmanlık artar. Orijinal kaynaklara göre: “Karışıklık ve kan dökücülük artar. At ve katır ölümü çok olur. Kış gayet soğuk geçer. Çok hastalık olur. Veba ve ölüm korkusu artar. Yılın evvelinde doğanlar fena tabiatlı, haris, münasebetsiz, cenkçi, doğru söyleyici olur. Ortasında doğan kavgacı, akıllı, bilgili fakat itibarsız olur. Sonunda doğan kanaatkar, kahraman, yiğit, yüksek sesli, vekarlı ve vefalı olur”.
Tonguz- Domuz Yılı- (1935, 1947, 1959, 1971, 1983, 1995, 2007, 2019). Can Göknil’e göre, göç ve değişim zamanıdır, cariyelere ilgi artar. Orijinal kaynaklara göre: “Kargaşa çıkar. Tehlikeli hastalıklar artar. Hırsız ve yol kesiciler artar. Dört ayaklılarda ölüm çok olur. Meyve bollaşır. Kış yumuşak fakat uzun olur. Elbise ve ipek pahalı olur. Yılın evvelinde doğanlar güzel ahlaklı ve çabuk söyler olur. Ortasında doğan doğru zihinli ve marifet (ustalık) sahibi olur. Sonunda doğan cahil, kahraman ve fena tabiatlı olur”.
IV.
Can Göknil Kader Habercileri başlıklı resimlerinde, yine Orta Asya kültürü içinde yer alan Irk Bitig kitabından esinlenmiş. Irk sözcüğü fal, bitig kitap anlamına geliyor, yani bir fal kitabı. Doğu Göktürkler’in devamı sayılan Uygurlar 104 sayfalık yazmayı Göktürk harfleriyle kaleme almışlar. Yazma çok kaliteli Çin kağıtlarına yazıldığı için günümüze ulaşmış. Irk Bitig ile kitap falına bakılıyor. Kitapta 65 paragraf var. Her paragrafın başında birden dörde siyah mürekkeple çizilmiş, içi kırmızı renkte daireler bulunuyor. Bu daireler bu gün anlayamadığımız bir biçimde zar atan kişiye çıkacak numaraları karşılıyor. Zar üç kez atılıyor. Falcı zarda gelen sayılara göre ilgili paragrafı saptıyor ve yorumluyor. (7)
Kitaptan fal bakmak, bin bir çeşit fal yöntemi içinde oldukça yaygın olarak kullanılmış bir zamanlar. Osmanlılarda bu amaçla en fazla kullanılan kitap, doğal olarak Kuran. Kısaca “Kuran Falı” denilen yöntemde falı meşrulaştırmak için dinsel bir ritüelle başlıyor, sonra fal baktıran kimse bir sayfayı açıyor, sayfada belli bir satırdaki harf ya da sözcük yorum için anahtar oluyor. Kitap fallarında Hafız-i Şirazi, Mevlana, Sadi gibi ünlü şairlerin kitapları da kullanılıyor. Bir de kura falı var. Bu fal yönteminde atılan zara göre ya da üzerinde rakam ya da harfler bulunan bir levhaya rastgele parmak basılması sonucu belirlenen sayı ya da harfe göre yorum yapılıyor. (8) Irk Bitig ise doğrudan fal için hazırlanmış bir kitap.
Falcılık Orta Asya Şamanizminin başlıca unsurlarından birisi. Şamanın gök katlarında yaptığı yolculuklar geleceğe yapılmış yolculuklardır. “İnsanların gönlünden geçeni bilmek” de Şamanın işidir. Bunun için çok çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. En yaygın olanı kürek kemiği (yağrın) falı, bu fala bakana yağrıncı deniyor. Kumalakçı, kırk bir taş, nohut, fasulya tanesi ya da koyun pisliğini yere saçıp aldıkları şekile göre yorum yapıyor. Bir de ırımçı var; bunlar hemen her şeyden, alevden, közlerden, odunun yanarken çıkardığı seslerden, rüzgarın ıslığından bir mana çıkarıyorlar. (9)
Can Göknil, Irk Bitig’den esinlenerek kağıt üzerine çini mürekkeple hazırladığı 20 deseni Kader Habercileri olarak sunuyor. Irk Bitig’in her paragrafında kısa bir olay anlatılıyor ve sonunda “iyidir bu” ya da “fenadır bu” diye yorum yapılıyor. Örneğin: “büyük bir ev yanup bitmiş katına kadar kalmamış zaviyesine (odasına) kadar kalmamıştır bunu biliniz fenadır” gibi. Anlatılan kısa olayların çoğunluğu sıra dışı değil, kahramanlarının bir kısmı insan ve daha çok hayvan. Ancak “altın kanatlı”, “altın nallı” vb gibi olaganüstü özelliklere sahip olabiliyorlar. Arada “alacaatlı yol tanrısı”, “kara yol tanrısı” gibi gerçeküstü varlıklara da rastlanıyor.
Kitapta yer verilen bazı imgeler ve yorumları: “alacaatlı yol tanrısı- kutluluk, iyi“, “altun kanatlı kara kartal- güç, iyi”, “ayı domuz kavgası- fena”, “kaplan- cesaret ve merhamet, iyi”, “beyaz deve- güç, iyi”, “süksük kuşu- kutluluk, iyi”, “kör tay- fena”, “iki öküz bir kösteğe bağlı- fena”, “altun nallı aygır- iyi”, “beyaz dişi deve- doğurganlık, iyi”, “altun başlı yılan- fena”, “buzağılayan beyaz tekir renkli inek- iyi”, “doğan kuşundan kaçan tavşan- yakalanırsa fena, kaçarsa iyi”, “susuz kalmış geyik yavrusu- fena”, “tilki deveyi yemiş- fena”, “terleyen at- fena”, “tavşancıl kuşu- iyi”, “dağda böğüren geyik- güç, iyi”, “uçamayan turna- fena”. Bu arada. “bütün donanımları iyi durumda olan çadır”, “şafak”, “iyi han”, “güllerin çoğalması”, “koşarak gelen adam”, “sarı atlı haberci”, “yağmur bulutu”, “kuşlu ağaç” iyi, “ıslak keçe”, “çok atlı olmak”, “atı idare edememek” fena olarak yorumlanıyor.
Kitapta olaylar basit ve gerçekçi bir dille anlatılıyor. Mesajları oldukça açık bir şekilde veriliyor. Bu durum, kitapta yer alan olayların arkasında, yoruma zenginlik ve gizem katacak bazı öyküler olması gerektiğini düşündürüyor. Bu bakımdan Irk Bitig çok naif bir fal kitabı gibi görünüyor. Ancak kitabın yazarı Isıg Sangun’un kitabını, “imdi oğullarım bunu biliniz bu fal kitabı iyidir, böylece herkes kendi mukadderatına sahiptir” diye övmesi ve bugünlere kadar kalabilmiş olması Irk Bitig’in o zamanlarda insanlar için önemli bir kaynak olduğunu gösteriyor. Irk Bitig bu yönleriyle, doğrudan halkın içindeki yaygın inanışlara dayanıyor ve bu bağlamda nasıl naif bir dünyanın eseri olduğunu ortaya koyuyor.
Can Göknil, Irk Bitig’de yer alan bazı hayvan imlerini, Orta Asya kültüründe at koşum takımlarında, çadırların süslenmesinde kullanılan stilize edilmiş hayvan figürlerinden esinlenerek resimlemiş. Kağıt üzerine çini mürekkebi ile yaptığı desenlerde figür çok yalın olarak ortaya çıkıyor. Bu sadelik Orta Asya “hayvan üslubu” içinde geliştirilen ve daha çok deri üzerine aplike edilen figürlerin yalınlığını hatırlatıyor ve arkasında bugün için bizlere çok naif gelen bozkır dünyasını, insanların doğa ile kurdukları içten ve doğrudan ilişkiyi duyuruyor.
Can Göknil, Kader Habercileri ile resimli bir Irk Bitig sunuyor ve bizleri “mukadderatımıza sahip olabilmemiz” için doğa ile insan arasında karşılıklı güvene dayanan bu saf bir ilişkiyi izlemeye davet ediyor.
V.
Can Göknil, Kader sergisinde İslamiyet sonrası dönem için seçtiği konulardan birisi “tanrının takdirlerinin ezelde yazılı olduğu“ Levh-i Mahfuz yani saklı levhalar. Bu isim, binlerce yıl önce, Kuş Adam Anzu’nun çaldığı “kader tabletleri”ni hatırlatıyor. İnsanın Levh-i Mahfuz’u alınyazısı.
Can Göknil, ahşap, pişmiş toprakla hazırladığı, altın varak ve akrilikle boyadığı bir pano ile alınyazısı ile kader tabletleri arasındaki binlerce yıllık bağı izliyor. Muska sergisinde yer verdiği Tılsımlı Kutular’ı hatırlatan panodaki küçük kutucukların kapakları açıldığında pişmiş topraktan, levha ya da tablet gibi bir insan yüzü ortaya çıkıyor. Değişik değişik yüzler, ancak alınlarında bir yazı yok. İnanışa göre alınyazısı görünmüyor ve okunamıyor ama panodaki insan yüzlerinin alınları yazı bir yana çizgi bile çizilmemiş “bembeyaz bir sayfa” gibi… Panodan bize bakan yüzlere karşı, ”belki de hep bembeyaz bir sayfaydı (ya da sayfadır) insanoğlunun yazgısı” diye düşünmeden edemiyorsunuz.
Tılsımlar insanoğlunun güven ve umut kapıları, kötülüklerden korunmak, beklentilerini gerçekleştirmek için kullandıkları ve hiç vazgeçmedikleri yöntemler. Doğal olarak tılsım insanoğlunun geleceğini istediği yönde etkileme isteğinin ve bu konuda tükenmeyen çabasının ürünü. İnsanın o değişmeyecek kaderini değiştirmek ya da en azından kaderin işini (iyi yönde) kolaylaştırmak çabası. Yine aynı sorunsal: Eğer kader hükmünü yürütecekse bu çabaya ne gerek var? Bu “mantıksızlığın” arkasındaki mantık, tüm koşullandırmalara, sınırlandırmalara ve güven vermelere, hatta kaderin kendisine rağmen insanın kendisi için daha iyiyi istemekten asla vaz- geçmeyeceği olamaz mı? Tılsımlar dünyasının yaygınlığı ve şaşırtıcı zenginliği ne denli gizemli olursa olsun o denli insanla ilgili olduğunun da göstergesi.
Vefk, Arap harflerinin çeşitli yorumlarını içeren tılsımlı karelerden oluşuyor. Kökeni eski Çin’de M.Ö. 3000 yıllarında bilge bir hükümdarın kutsal bir kaplumbağanın sırtında gördüğü desenleri yorumlamasına kadar gidiyor. Türklere, İslamiyet çerçevesinde Araplardan geçmiş. Büyük bir kare küçük karelere bölünüyor. Küçük karelere, belli bir düzenle harf ya da rakamlar yazılıyor. Rakamların toplamı ya da harflerin ebced hesabıyla bulunan sayısal değerine göre, oldukça karmaşık yöntemlerle yorum yapılıyor. Vefk kareleri İslam topluluklarında çok inanılan bir fal ve büyü yöntemi; hatta savaşçıların ve Osmanlı padişahlarının büyülü gömleklerine de işlenerek, hem Yüce Allah’ın adını anıyor hem de kişiyi yıldızların kötü etkisinden koruyormuş.
Can Göknil, vefklerin gizemli sayı ve harflerini figürlerle değiştirip resimli vefkler hazırlarken insandan iyice soyutlanmış büyü dünyasının içindeki insani öze de erişiyor. Vefklerine İnsan Panosu, Doğum İçin Vefk, Aşk İçin Vefk, Sazlı Sözlü Olmak İçin Vefk gibi konular seçerken, insanların bu karmaşık ve gizemli dünyadan çok sıradan ve o ölçüde insani (kendisiyle ilgili) dilek, tasa ve beklentilerine işaret ediyor.
Aynı şekilde karışık teknikle ve yine orijinal tılsımlardan yararlanarak düzenlediği, Yılanlı Bereket, Cennete Yolculuk, Kötülükten Korunma, Gemi Adamı, Melekli Tılsım, Kadın Tılsımı, Yolculuk Tılsımı, Derviş Tılsımı, Barış Tılsımı gibi tılsımlar da, günümüz insanı için sanatçının yarattığı büyülü bir dünya.
VI
“Sümer kenti Uruk’un yakınında bulunan tepelerde yedi bilge yaşar. Onlar denizlerden gelmiş, yarı balık-yarı insandır. Başlarında süslü başlıklar vardır. Sakalları uzun ve kıvır kıvırdır. Mintanları da çok süslüdür. Balık kuyruğu şeklinde olan belden aşağıları pullarla işlenmiş bir elbise ile örtülüdür. Mağaraların oyuklarında baykuşlar yaşar. Bunlar yedi bilgenin yardımcısı Bilgelik Kuşları’dır. Yedi bilge yıldızlara bakıp gelecekle ilgili haberler verirler.” (10)
Can Göknil’in Bilgelik Kuşları’nı izliyoruz ve kendimizi burçların önünde buluyoruz. Burçlar bugün herhalde tüm dünyada en yaygın olan fal türü; gazetelerde, internette günlük olarak izlenebiliyor ve çoğumuz da hemen her gün bir göz atmadan edemiyoruz. Yıllık fallarımızı her yılın başında çıkarılan özel yıllık fal dergilerinden öğreniyoruz. Bu yetmiyor ve aylık yorumları alıyoruz. Sohbetlerde, özellikle kadınlar arasında, laf bir süre sonra burçlara geliyor, bir kişinin burcunu öğrenince onu kırk yıldır tanıyor gibi oluyorsunuz. Burçlar, Uygurların 12 Hayvanlı Takvimi’nde olduğu gibi hem insanın kişiliğini belirliyor hem de geleceğini gizliyor. Yani işin esası adı değişse de her dönemde aynı.
İnsanın kaderini ve geleceğini gökyüzünde arayışı çok eskilere gidiyor. Bilinen, gökyüzünden mana çıkarmak işi ilk kez Babil’de Keldaniler’den de eski olan, yıldızlara tapınan Nebatiler tarafından uygulanmış. Burç kelimesi de Süryanice burgus kelimesinden geliyormuş. (11)
Anadolu’da geleceği yorumlamak için yıldız hareketlerin izlenmesine Hattiler döneminde rastlanıyor. Bugün Ankara kentinin simgesi olan “Güneş Kursu” Hititler döneminde bu amaçla geliştirilmiş bir aletmiş. Güneş, Dünya, Venüs ve Mars’ın birbirlerine göre durumlarını zamana bağlı olarak belirleyen bu alet, gökyüzünün görülemediği kapalı havalarda yorum yapmaya yarıyormuş.
Yıldızların gökyüzündeki durumlarından yorumlar yapmak işine Osmanlılarda ilm-i nücum deniyor. Doğal olarak yorum yapabilmek için öncelikle gökyüzündeki yıldızları tanımak, dahası durumlarını bilmek gerekiyor. Dolayısıyla nücum ilminin arkasında insanlığın gökyüzü hakkında binlerce yıllık birikimleri bulunuyor. (12)
Nücum ilmi dünyanın hemen her yöresinde toplumların yaşamında çok önemli rol üstlenmiş. Hükümdarlar saraylarındaki müneccimbaşlarının yorumlarını almadan, “eşref-i saat”i (uğurlu saat) belirlemeden harekete geçmezlermiş. Günümüzde bile basında zaman zaman devlet adamlarına yardımcı olan gizli ilim sahiplerinden söz edilmiyor mu?
Bugün artık haritalarıyla ve hesaplarıyla çok karmaşık hale gelmiş olan nücum ilminin ya da günümüzde yaygın olarak kullanılan şekliyle astrolojinin esası 7 gezegen ve 12 yıldıza dayanıyor. Bu ilimle ilgilenenlere göre, yeryüzündeki her şey burçların etkisi altındadır.
Yedi gezegen Osmanlılardaki adlarıyla: Zühal (Satürn), Müşteri (Jüpiter), Mirrih/Merih (Mars), Zühre (Venüs), Utarit (Merkür), Kamer (Ay), Şems (Güneş)’tir. Eski müneccimler güneşi gezegenlerin merkezine koyar ve ona “cihanın sultanı” derlermiş. Gezegenlerin değişik özellikleri varmış. Gökyüzünde kurulan bu evrende diğer gezegenler, yeteneklerine uygun olarak güneşe hizmet ederlermiş. Buna göre, Ay sultanın veziri, Venüs çalgıcısı, Jüpiter yargıcı, Merkür yazmanı, Satürn hazinedarı, Mars komutanıymış.
Müneccimlere göre gezegenleri özellikleri şöyledir:
Zühal/Satürn’ün karakteri aşırılıktır. İnsanlara üzüntü verir. Bu gezegenden olanlar aptal, cahil, korkak, cimri, yalancı ve kabadır. Rengi siyahtır. Venüs ve Merkür dostları, Güneş ve Ay düşmanlarıdır.
Müşteri/Jüpiter’ın karakteri ılımlılık ve ateştir. Bu gezegenden olanlar cesur, onurlu ve cömert, zarif ve şanslıdır. Güzel konuşurlar, alçak gönüllü ve yumuşak huyludurlar. Rengi mavidir. Mars ve Ay dostları, Venüs ve Merkür düşmanlarıdır.
Mirrih/Merih/Mars’ın karakteri aşırılıktır ve ateştir. Bu gezegenden olanlar güçlü, öfkeli, sert ve atılgandır. Girişken ve kararlıdırlar. Dengelidirler. Sürekli kavga ve mücadele içindedirler. Savaş işaretidir. Rengi kırmızıdır.
Zühre/Venüs’ün karakteri ılımlıdır. Bu yıldıza bakmak kalbe sevinç verir. Bu gezegenden olanlar güzel, zarif, sevgiye ve sanata eğilimlidirler. Eğlenmeyi severler, gösterişe düşkündürler. Rengi yeşil. Sazende (kadın çalgıcı) olarak tasvir edilir.
Utarit/Merkür’ün karakteri ılımlık ve uyumdur. Bu gezegenden olanlar zeki ve çalışkandır, sanata yatkındır, güzel konuşur, neşeli ve duygusaldır, aynı zamanda hilekar ve düzenbazdırlar. Rengi karışıktır. Dostu Ay, düşmaları Güneş ve Venüs’tür.
Kamer/Ay’ın karakteri ılımlılıktır. Bu gezegenden olanlar, maymun iştahli, ihmalkâr, kararsız, hayalperest, zayıf ve dirençsizdir. Bencil ve endişelidirler. Rengi beyazdır. Dostu güneştir, düşmanı yoktur.
Şems/Güneş’in karakteri ılımlılık, ateş ve kuruluktur. Bu gezegenden olanlar kuvvetli, zeki, sanatkar olurlar. İşlerinde başarılıdırlar. Güneş gibi halkı kendilerine çekerler. Gösterişe, eğlenceye düşkündürler. Hayal kurmayı severler. Rengi sarıdır.
Burçlar, Babilliler tarafından güneşin yörüngesi on ikiye bölünerek tanımlanmıştır. Her bölüm bir burcu gösterir ve bu bölümdeki bir takım yıldıza göre adlandırılır. Yıldızların adları ise görünüşleriyle bir hayvan veya nesneye benzetilerek verilmiştir. (13)
Osmanlı döneminde burçların adları şöyledir. Hamel (Koç/Aries), Sevr (Boğa/Taurus), Cevza (İkizler/Gemini), Seretan (Yengeç/Cancer), Esed (Arslan/Leo), Sünbüle (Başak/Virgo), Mizan (Terazi/Libra), Akreb (Akrep/Scorpius), Kavs (Yay/Sagitarius), Cedi (Oğlak/Capricornus), Delv (Kova/Aquarius), Hut (Balık/Pisces).
Burçlar nevruzda baharla birlikte eski Mart ayında Hamel ile başlar ve diğerleri onu izler.
Türklerin 12 Hayvan Takvimi’nde olduğu gibi burçlar da dünyayı oluşturan dört öğeye ve iki ana yöne (kuzey-güney) göre de sınıflandırılmıştır. Buna göre, “Koç- ateş / kuzey, Arslan- ateş / kuzey, Yay- ateş / güney, Boğa- toprak / kuzey, Oğlak- toprak / güney, Başak- toprak / kuzey, Yengeç- su / kuzey, Akrep- su / güney, Balık- su / güney, Terazi- hava / güney, İkizler- hava / kuzey, Kova- hava / güney”dir. (14)
İnsanlar doğum gün ve saatlerine ya da isminin ebced hesabıyla bulunan sayı karşılığına göre bir burcun etkisi altındadır. Böylece burçlar kendi özelliklerine, güneşin, gezegenlerin, yıldızların durumlarına göre ilişkili olduğu kişinin karakterini ve geleceğini etkiler.
Osmanlılarda burç karakteristikleri son derece ayrıntılandırılmıştır. Burçlarda cinsiyet ayrımına göre kişinin fiziksel özellikleri, yetenekleri, zayıflıkları, hastalıkları, karakteri, şanslı-şanssız dönemleri, çevreyle ilişkileri, başarılı olacakları işler, kimlerle evlenmesi gerektiği, hastalandığında okuması gereken dualara kadar açıklanmıştır. Müneccim buna göre kişinin genel yorumunu yapabileceği gibi, bir dönem ya da her hangi bir olayla ilgili yorumlar da yapabilir.
Can Göknil sergisinde on iki burcu, akrilik boya ile yaptığı on iki tuvalle Nücum başlığı altında sunuyor. Figürlerinde hareket noktası burçların isimleri ve özellikleri olmuş. Figürler yine mitolojik karakterli. İşleniş tarzı ise minyatür özelliklerini taşıyor. Doğal olarak sanatçının kendi renkleri, kendi fırçası ve ince işçiliği ile modern dünyamıza taşıdığı resimler bunlar.
VII.
“Gülen ayvamı soruyorum ağlayan kızımı
Nerdesin bunca zaman ey Şahmaran” (Ahmet Telli)
Can Göknil ölümsüzlük ve sonsuz bilgelik kavramlarını Şahmaran ile görselleştirmiş. Şah-ı Maran, Farsça anlamıyla yılanların şahı ya da bugün kullanılan şekliyle Şahmaran, başı insan, gövdesi yılan olan mitolojik bir yaratıktır. Esas adı Yemliya’dır. Bir mağaranın altında, cennet gibi bağ ve bahçelik bir yerde yaşar, zebercetten bir taht üzerinde oturur ve bir insan gibi konuşur.
Şahmaran, Anadolu’da özellikle Tarsus bölgesinde bugün hâlâ çok yaygın olan bir efsanedir. Çukurova’da Ceyhan’la Misis arasında kalıntıları bulunan Yılanlıkale’de yaşadığına ve Tarsus’taki Eski Hamam’ın göbek taşının üzerinde öldürüldüğüne, bu taşın üzerindeki bir lekenin Şahmaran’ın kanı olduğuna ve lekeye yüzünü sürenin arzusunun yerine geleceğine inanılır.
Bu haliyle Şahmaran efsanesinin insanoğlunun en uzun ömürlü öykülerinden biri olduğu söylenebilir. Bunun nedeni öykünün renkliliği kadar efsanede anlatılan insanoğlunun kaderine egemen olmak, güçlenmek ve ölümsüzlüğe ulaşmak isteği olabilir. Dolayısıyla en insancıl efsanelerden biridir. Belki de bu yüzden eski sanatçılara edebiyat ve resim alanında en fazla esin veren kaynaklardan biri olmuştur. Bugün bile Anadolu’da evlerde, dükkanlarda, kahvehanelerde yerel sanatçıların yaptığı orijinal veya basılmış Şahmaran resimlerine rastlanabilir.
Yılan mitolojilerde her zaman rastlanan bir figürdür. Yeraltında yaşadığı için gizemlidir, “ölüler dünyası”na ait olduğuna inanılır. Yeraltından çıkıp derisini değiştirmesi ise, mitolojik bakımdan, ölüm ve yeniden hayata dönüş olarak ölümsüzlükle açıklanır. Ana Tanrıça veya kadın mitolojide doğurganlık ve bereketle birlikte anlamlandırılan, bir bakıma hayatın sürekliğini sağlayan bir figürdür. Yılan ve kadın figürlerini kendinde toplayan Şahmaran, ne kadar gizemli bir karakter olsa da, hayatla ve hayatın sürdürülmesiyle doğrudan ilişkilidir.
Şahmaran figürünün ve efsanesinin kaynakları çok açık değildir. Şahmaran, Hititler’de, yılana benzeyen bir yaratık olan İlluyanka'nın Fırtına Tanrısı ile savaşının anlatıldığı efsane ile ilişkilendirilir. Bu savaşta İlluyanka Fırtına Tanrısı'nı yener ve kalbi ile gözlerini ele geçirir. Fırtına Tanrısı kalbini ve gözlerini geri alabilmek için yoksul insanları aracı olarak kullanır. Sonunda İlluyanka, Şahmaran efsanesinde olduğu gibi insanların ihaneti sonucu ölür. Bu efsane ile Şahmaran Efsanesi'nin bazı anlatımları arasında benzerlikler vardır. Şahmaran karakteri "Medusa" ile de bağlantılanır. Medusa ile Şahmaran arasında fiziksel benzerlikler bulunur. Şahmaran, yine mitolojik dönemlerde, Kilikya'da, Homeros’un İliada’da sözünü ettiği Arima dağında bir mağarada yaşadığına inanılan, başı kadın vücudu yılan biçiminde olan Ekhidna ile de ilişkilendirilir. Ancak bugüne gelen efsanenin benzer şekliyle Bin Bir Gece Masalları’nda Hasib Kemaleddin ve Şahmaran adıyla yer aldığı biliniyor. Bu kaynaktan hareket eden araştırmacılar ise Şahmaran’ın kökenini Mısır’a ve İran’a bağlıyorlar. Kaynağı neresi olursa olsun Şahmaran öyküsü Anadolu’daki binlerce efsane içinde halk tarafından en fazla benimsenmiş ve sevilmiş, hatta görselleştirilmiş olanlardan biridir.
Şahmaran öyküsü, Türk edebiyatında ilk kez, 15. yüzyılda II. Murat devri şairlerinden Abdi Musa yazdığı Camasbname adlı mesnevide işlemiştir. Şair hakkında fazla bilgi yoktur. Eser 1429 yılında tamamlanmış ve adını içindeki hikâyelerden birinin kahramanı olan Camasb'dan almıştır. Camasbname'deki biçimiyle hikâye birbirinin içine geçen üç ayn hikâye ile anlatılır: Camasb ve Şahmaran, Bulukiya ve Cihanşah. Bu düzenleme, üç ayrı hikayenin Şahmaran’ın kişiliğinde zaman içinde birleştirildiğini düşündürüyor. Dolayısıyla Şahmaran da birden çok figürün karışımı (kadın ve yılan) olabilir. Abdi Musa’nın eserinden başka 1780 tarihinde yayımlanmış bir “Camasbname” daha vardır. Bu eser daha sonra kısaltılarak tekrar yayınlanmıştır. Camasb’ın öyküsü, zamanla basitleştirilerek ve Camasb adı Camsap’a dönüştürülerek sözlü bir halk hikâyesi biçimine gelmiş ve tüm Anadolu’da yaygınlık kazanmış, değişik anlatımları oluşmuştur.
Can Göknil, Şahmaran figürü için Abdi Musa’nın Camasbname’sini esas almış. Bu öyküde Şahmaran, Hazreti Süleyman’ın sol elinde taşıdığı, ölümsüzlük, güç, egemenlik ve bilgelik simgesi olan yüzüğünün saklı olduğu yere ulaşacak anahtar bilgiye sahip olan tek yaratık olarak tanıtılır. Bu anahtar bir ottur. Bu ot insanın ayağına bir kez sürülünce insan deniz üstünde yürüyebilir ve Hazreti Süleyman’ın adasına ulaşabilir. Yüzük adada saklıdır. Şahmaran bu bilgiyi insanlardan gizlemek zorundadır. Çünkü insanoğlu bencil ve hırslıdır.Ölümsüzlük, sonsuz güç ve bilgeliği haketmez. Bu nedenle yüzüğün onların eline geçmesi tüm insanlık için felaket olabilir. Şahmaran’ın bu özelliğinden Bulukiya ve devamında Cihanşah hikayeleri türemiştir. Bir anlatımında ise Anadolu’da ünlü Lokman Hekim efsanelerine kaynaklık eder.
Her ne kadar Camasb baş kahraman olsa da Şahmaran efsanesi Bulkiya hikayesiyle başlar. Bulkiya, Şahmaran’ın sırlarını ve yerini öğrenir. Ancak bunları gizli tutacağına ilişkin Şahmaran’a söz verir. Şahmaran onun sözüne güvenerek dünyaya dönmesine izin verir. Tanrının son zaman elçisini bulmak isteyen Bulkiya sözünü tutmaz, bu amacına ulaşmak için Şahmaran’la ilgili sırları dünyayı ele geçirmek isteyen Ukrap’a anlatır. Birlikte Şahmaran’ı esir alıp, zorla Hazreti Süleyman’ın adasına gelirler. Onun altın mezarına ulaşırlar. Yolda binlerce ot dile gelip, eğer kötü amaçlarından vazgeçerlerse sakladıkları şifa, gençlik, ölümsüzlük gibi sırları onlara verebileceklerini söyler. Ancak ihtirasları Bulkiya ve Ukrap’ın gözleri ve kulaklarını o denli kapamıştır ki bunları duymazlar. Ukrap ile Bulkiya mezara ulaşırlar. Ukrap Süleyman Peygamber’in yüzüğüne uzanınca mezarın başında birden bir ejderha çıkar ve Ukrab’ı yer. Bulkiya kaçar. Şahmaran ise bir mağaraya saklanır. Hikaye bundan sonra ikiye ayrılır; Bulkiya Cihanşah ile birlikte son zaman elçisini aramayı sürdürürken Şahmaran saklandığı mağarada Camasb’la karşılaşır ve onların hikayesi başlar.
Şahmaran ve Camasb hikayesi Şahmaran’ın gizemli iyileştirici güçleriyle ilgilidir. Camasb arkadaşlarıyla bal toplamaya çıkar, Şahmaran’ın altında gizlendiği mağaraya gelirler. Mağarada arkadaşları tarafından terk edilen Camasb çıkış yolunu ararken Şahmaran’ın dünyasına girer ve onunla karşılaşır. Şahmaran Bulkiya deneyiminden sonra Camasb’a güvenmez. Camasb altı yıl yeraltında kalır. Sonunda Şahmaran ondan gördüklerini kimseye anlatmaması ve hiç bir şekilde hamama gitmemesi konusunda söz aldıktan sonra, çünkü Şahmaran’ı gören hamama giderse belden aşağısı pullanırmış, yer yüzüne dönmesine izin verir. Camasb ona verdiği sözü tutar. Ancak bu arada ülkenin şahı hastalanır. Veziri iyileşmesi için Şahmaran’i yemesi gerektiğini söyler. Bunun için Şahmaran’ın yerini bilenleri araştırırlar. Herkesi, bu arada direnmesine rağmen Camasb’ı da zorla hamama götürürler. Camasb’ın belden aşağısı pullanır, Şahmaran’ın yerini bildiği anlaşılır. Camasb önce inkar eder, sonra “nasıl olsa Şahmaran bu işten kendisini kurtarır” diye düşünerek yerini söyler. Vezir ve adamları Şahmaran’I kandırarak mağaradan çıkartırlar. Şahmaran kendisini Camasb’ın götürmesini ister. Onun kucağında giderken neler yapması gerektiğini anlatır. Şahmaran vezir tarafından öldürülür. Camasb onu üçe böler ve parçaları kaynatır. İlk parçanın suyunu vezir içer ve ölür. Baş kısmını şah içer ve kısa bir sure iyileşir. İkinci kısmı ise Camasb içer. Bundan sonrası değişik şekillerde anlatılır. Kimine göre Camasb bir ilim adamı olur, kimine göre kenti terk eder ve bir daha kendisinden haber alınamaz, kimine göre ise yıkandığı hamamda boğulur ve ölür.
Can Göknil, Camasbname’deki Şahmaran hikayesinden esinlerek başladığı çalışmalar sonunda zengin bir Şahmaran serisi yaratmış. Bu çalışmaların ilk verimi öyküyü yorumlayan kompozisyonlar. Camasb’ın öyküsünden hareketle kağıt üzerine çini mürekkebi ve suluboya ile yaptığı desenler, Yapı Kredi Yayınları tarafından Belki Varmış, Belki Yokmuş isimli kitapta kullanılmıştı. Daha sonra, geleneksel sanatlardaki Şahmaran resimlerine yönelmiş Göknil. Bu resimlerinde, Şahmaran figürünün çok kullanıldığı geleneksel camaltı resim tekniğini değişik bir şekilde uygulamış. Bu da şanatçının ilk kez denediği bir teknik. Figürleri pullarla işlemiş. Sonuçta ortaya geleneksel çağrışımları yapan, ancak Gece Karanlığında Şah Mar, Pullu Mar, Gelin Mar gibi sanatçının özgün yorumlarını yansıtan renkli Şahmaran resimleri çıkmış. Bu resimler Şahmaran efsanesinin halk tarafından benimsenmesindeki sıcaklığı ve insancıllığı duyuruyor. Buna karşılık Şahmaran figürünün etrafına gizemli mühürler, şekiller, eski tılsımlar yerleştirerek, ilk defa kolaj uygulamasını kullanarak karışık teknikle yaptığı resimlerde sanki Şahmaran figürünün hayat ve ölüm arasındaki gizemli ve karmaşık ilişkilerini ortaya koyuyor.
Can Göknil Hayat Ağacı ve Mar resminde Şahmaran’ı Hayat Ağacı inanışı ile birleştirmiş. Böylece, Şahmaran ve Hayat Ağacı imgelerinde varolan ana özelliklere, tüm efsanelerin kaynaklarına, dolayısıyla insanın özüne işaret edilmek istenmiş. Ağaç figürü, eski inanışlarda ve tek tanrılı dinlerde, yaradılış efsaneleriyle birlikte özel bir yere sahip. (15) Bilindiği gibi Adem ile Havva’nın cennetten kovuluş öyküsünün merkezinde mutlak bilgi ve sonsuz ömür gibi tanrısal özelliklere sahip olan bir ağaç yer alır. Bu özellikleriyle belirginleşen kutsal cennet ağacı yeryüzüne Hayat Ağacı olarak çıkar. Hayat Ağacı, antik dönemler boyunca her zaman insanoğlunun ilgi duyduğu ve merak ettiği konuların başında olmuştur.
Hayat Ağacı, genellikle, uzun ömürlü ve yaz-kış yeşil olması gibi nedenlerle servi ile simgelenir, Ancak inanışa gore hurma, nar, incir vb de olabilir. Bazı mezar taşlarında ise ağacın yerini gül, yasemin gibi çiçekler de alabilir.
Hayat Ağacı, zaman içinde, hayatı değil de ölümü hatırlatan bir simge haline dönüşmüş, mezar taşlarını süslemiştir. Osmanlılarda Hayat Ağacı imgesi, Hayat Ağacı figürü, koruyucu yılan va hayat suyundan oluşur. Adem ve Havva öyküsünde de kutsal ağacı bir yılan korur. Bu düzenlemede kutsal ağaç ölümsüzlük ve bilgeliği simgelerken yılan koruyuculuğu, hayat suyu ise ölümsüzlüğün ve bilgeliğin kaynağını oluşturuyor. Bu üçlemede suyun kutsallığı, yaşamın kaynağı olduğu için belki ilk insana kadar uzanıyor.
Geleneksel düzenlemelerde Hayat Ağacı, içinde hayat suyu bulunan bir kupadan çıkıyor. Kupanın yanlarında yılan başı figürleri yer alıyor. Daha soyutlanmış düzenlemelerde yılanın yerini ejderhanın alevi alıyor. Hayat Ağacı değişik şekillerde olabiliyor. Ancak hemen hepsinde tepesi, tanrıya boyun eğme anlamında kıvrık (ser ef gerde) oluyor. Hayat Ağacı’nın üstünde ise bir güneş figürü bulunuyor. Eski mezar taşlarında genellikle batan güneş yer alıyor. Bugün hâlâ mezar taşlarında sıkça rastlanan Hayat Ağacı, yaşantımızın tüm diğer unsurları gibi, süslerinden arındırılmış, tek başına standart olarak resmedilen bir pratikliğe ve sıradanlığa kavuşmuş. Doğal olarak anlamından da çok şey yitirmiş, artık ölümün dramatik bir ifade edicisinden daha çok mezarı süsleyen bir unsure olmuş.
Can Göknil “Hayat Ağacı ve Mar” düzenlemesinde Hayat Ağacı’nı Şahmaran’ın üzerinden yükseltmiş. Böylece Şahmaran Hayat Ağacı’nı besleyen ve büyüten kutsal hayat suyunun ve koruyucu yılanın yerini almış. Alışıldığı gibi Hayat Ağacı “ser ef gerde”, ancak üzerinde batan bir güneş figürü yerine, Osmanlı minyatürlerinden gelen ve gülümseyen bir ay, hem de dolunay bulunuyor. Ay da efsanelerde kadınla ilişkili. Dolayısıyla Şahmaran’ın gece ve gündüz insanoğlunu koruduğunu anlıyoruz. Bizleri hayatın sonsuzluğu ile ilgili, hâlâ layık olmadığımız bilgilerden koruyor. Ne kadar ironik, hayatla ilgili bilgiler insanın hayatının korunması için ondan esirgeniyor. Can Göknil bu değişik Şahmaran düzenlemesi ile, sergisinin ruhunu ortaya koyuyor; yaşamı kutsuyor ve insanoğlunu yaşamı hak etmeye davet ediyor.
VIII.
Can Göknil’in hayvan takvimi, kader habercileri, Levh-i Mahfuz, nücum, vefk, tılsımlar ve Şahmaran öyküsü ile sunduğu Kader teması etrafındaki resimleri karşısında, bu mitolojik dünyayı ve inanışları yaratan atalarımızdan on binlerce yıl sonra hâlâ kaderini ve geleceğini elde etmeye çabalayan insanoğulları olarak “kader hep kaderimiz mi olacak?” diye soruyorsak bu sorunun cevabını kim verebilir ki? Bir falcı mı?... Eğer böyle olacaksa, ne diyelim, falımız beyaz düşsün…
Temmuz 2004
Büyükada
(1) Agah Sırrı Levent, Divan Edebiyatı, Enderun Kitapevi, İstanbul, 1980, s.220
(2) Bkz. Murat Ural, Can Göknil, Büyünün Büyüsü: Kader Tabletleri’nden Muskaya, Milli Reasürans TAŞ Yayınları, Nisan 1999, İstanbul.
(3) İslam Ansiklopedisi, Cilt 6, MEB Yayınları, Devlet Kitapları, İstanbul, 1993, s.41,42. Bu bölümdeki bilgiler bu kaynaktan özetlenmiştir.
(4) Osman Turan, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, DTCF Yayını, İstanbul, 1941. Bu bölümdeki bilgiler bu kaynaktan derlenmiştir.
(5) Nejat Diyarbakırlı, Türk Sanat Tarihi, Araştırma ve İncelemeler-II, MEB Yayını, İstanbul, 1969
(6) Kaynaklar; Kaşgarlı Mahmut “Divan-ü Lügat it Türk”, Abdullah Yezdi “Tühfet ül Müneccimin”, İbrahim Hakkı “Maarifname”. Osman Turan, age
(7) N.H. Orkun, Eski Türk Yazıtları, Ankara, 1987. Bu bölümdeki bilgiler bu kaynaktan derlenmiştir.
(8) Sennur Sezer, Osmanlı’da Fal ve Falnameler, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1998
(9) Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1972, s.151 vd.
(10) Adnan Yücel, “Efsaneden Bilime – Geçmişteki Gelecek”, Evrensel Kültür, Sayı 87, İstanbul, Mart 1999
(11) İslam Ansiklopedisi, Cilt 2, MEB Yayınları, Devlet Kitapları, İstanbul, 1993, s.804
(12) Agah Sırrı Levent, age, s.200 vd. Bu bölümdeki bilgiler bu kaynaktan derlenmiştir.
(13) Agah Sırrı Levent, age, s.209 vd..
(14) Sennur Sezer, age, s.74 vd. Bu bölümdeki bilgiler bu kaynaktan derlenmiştir.
(15) Burhan Oğuz, Mezartaşlarında Simgeleşen İnançlar, Anadolu Aydınlanma Vakfı Yayını, İstanbul, 1996. Bu bölümdeki bilgiler bu kaynaktan derlenmiştir.